Cumhuriyete çok şey borçluyuz
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu 29 Ekim’de kutladık. Bu mucizeyi yaratan Mustafa Kemal Atatürk ise bundan 76 yıl önce aramızdan ayrıldı…
Özlemle anıyoruz…
Cumhuriyetin önem ve anlamını yeniden kavramak ve onu gelecek kuşaklara daha iyi aktarabilmek için Cumhuriyetin ilanından sonra Türk halkının ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kaydetmiş olduğu gelişmeleri, siyasal, sosyal ve ekonomik açıdan incelemenin, tam anlamıyla öğrenmenin gerekli olduğunu düşünüyorum.
Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM), 23 Nisan 1920 tarihinde açıldıktan sonra her geçen gün ülkenin kaderinde tek söz sahibi durumuna geldi. Meclis’teki milletvekilleri Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığında, “Yeni bir devlet kurdular.”
Türkiye’nin çocukları padişahın irşadına, falan veya filan devletin elçisinin teşvikine kapılmadan memleketi idareye koyuldular… Yeni Türk Devleti o gün kuruldu. Hiç bir makamın veya şahsın tasdikine muhtaç olmaksızın kanunlar, anlaşmalar yapıp tatbik ve icra etmekle Cumhuriyet idaresi o gün başladı.
Ancak, bu yeni Türk Devleti’nin adı resmen konulmadı. Çünkü 600 yıl boyunca saltanatla yönetilmiş, ortak bir millet bilincine dahi erişmemiş bir topluluğa artık yeni yönetimin Cumhuriyet olacağını ifade etmek ve bu kavramı benimsetmek sizlerin de takdir edeceği üzere kolay bir durum değildi. Bu nedenle şartların oluşması beklendi. Bu yapılırken ise Meclis ve Hükümet yeni ‘devlet’in hukuk sistemini oluşturma faaliyetlerine devam etti. 29 Ekim 1923 tarihinde ilan edilen Cumhuriyet, rejimin isminin açıkça tüm dünyaya duyurulması anlamını taşır.
“Cumhuriyet bir fazilet rejimidir” denildiğinde, birbirlerinden farklı niteliklere sahip olan bireylerin meydana getirdikleri bir armoni olarak anlaşılması gerekir. Cumhuriyet, etnik ve dinsel cemaatleri tek bir millet haline getirir. Cumhuriyet bir potadır. Eğer bölgecilikleri evrensel hale dönüştüremezse var olamaz. Atatürk, bölgeselliklerin üstünde ülkenin ve ülkeye ait her ne varsa, hepsinin herkes tarafından sahiplenildiği bir toplum yaratmaya çalışmıştır.
Cumhuriyet ırk, din, dil ve cemiyet farkı gözetmeksizin tüm vatandaşların paylaştıkları ve yararlandıkları siyasal rejimin adı olmuştur. Atatürk’ü cumhuriyete yönelten bir diğer önemli neden de cumhuriyetin en ileri devlet şekli olmasıydı. Çünkü cumhuriyet, millet egemenliğini belirleyen ve millet egemenliği ile bağdaşabilen tek rejimdir. Atatürk, egemenliğin millete ait olduğu görüşünü işlemekle ve bu görüşü yeni Türk devletinin temel taşı yapmakla millî devletin devlet ve hükümet şeklinin de cumhuriyet olacağını ortaya koyuyordu. Hiç şüphe yok ki Mustafa Kemal, ulusal kurtuluş mücadelesi için yola çıktığında zihninde cumhuriyet kavramını şekillendirmiş ve bu idealini gerçekleştirmek için sağlam bir program hazırlamıştır. 17 Şubat 1920’de İstanbul’da mebuslar meclisinde ilan edilen Misak-ı Milli kararlarında bu planlamanın bariz izlerini görmek mümkündür.
Cumhuriyetin Türk halkına kazandırdıkları konusuna geçecek olursak; özellikle geleceğimizin teminatı olan gençlere büyük bir önem verilmiştir. Çıkartılan “Tevhid-i tedrisat Kanunu” ile eğitimde birlik sağlanmış ve daha sonra yapılan harf devrimiyle okur-yazar sayısının artırılması hedeflenmiştir. Yapılan çalışmaların bazı rakamsal verilerini görmek Cumhuriyet döneminde Türkiye’nin eğitim alanında kaydettiği gelişmelerin anlaşılması için sağlıklı ve somut veriler olacaktır kanısındayım. Cumhuriyetin ilk yıllarında yaklaşık 13 milyon nüfusun çok az bir kısmı okuma yazma biliyordu ve bunlarda çoğunlukla İstanbul, Bursa ve İzmir gibi büyük şehirlerde oturuyorlardı. Anadolu’nun durumu ise daha da vahimdi.
Cumhuriyet hükümetinin çabalarıyla 1923 ile 1940 arasında okul sayısı 5 bin 62’den 11 bin 41’e çıktı. Öğretmen sayısı yüzde 133’lük bir artışla 12 bin 548’den 28 bin 298’e, öğrenci sayısı da yaklaşık yüzde 300 artışla 352 bin 668’den 1 milyon 50 bin 159’a çıktı. Okur-yazarlık ağır da olsa yaygınlaşmaya başlamıştı. 1927’de nüfusun yalnızca yüzde 10,6’sı (kadınların yüzde 4,7’si, erkeklerin yüzde 17,4’ü) okur-yazardı. 1940’da bu oran yüzde 22,4‘e yükselmişti. Yine eğitim sisteminde karma eğitim ilkesinin benimsenmesi ve tüm yurt çapına yayılması ile genç Cumhuriyetin kız çocuklarının da eğitim almalarına çaba sarf edilmiş bu hususta da büyük ölçüde başarı sağlanmıştır. Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün bu konuda 30 Ağustos 1925’te Kastamonu’da yapmış olduğu şu konuşma, konunun önemi için oldukça anlamlıdır. Bakın Atatürk ne diyor; “Bir içtimai topluluk, bir millet erkek ve kadın denilen iki cins insandan mürekkeptir. Kabil midir ki, bir kitlenin bir parçasını terakki ettirelim, diğerini müsamaha edelim de, kitlenin bütünü ilerletilebilmiş olsun. Mümkün müdür ki, bir camianın yarısı topraklara, zincirlere bağlı kaldıkça diğer kısmı semalara yükselebilsin? Şüphe yok, terakki adımları dediğim gibi iki cins tarafından beraber, arkadaşça atılmak ve terakki ve teceddüd sahasında birlikte merhaleler kat etmek lazımdır. Böyle olunursa İnkılap muvaffak olur.”
Bu iyileştirmeler yüksek öğrenimde de sürdürülmüştür. Yabancı uzman ve öğretmenlerin yardımlarıyla okullar modern hale getirilmiş, yabancı öğretmenlerden yararlanılmıştır. 1923 ile 1940 arasında fakülte ve teknik okulların sayısı 9’dan 20’ye, öğretim üyeleri 328’den 1113’e öğrencileri de 2914’ten 12.147’ye çıkmıştır. Günümüzde ise 70 milyon nüfuslu ülkemizde okuma yazma oranında yüzde 90’lara, tek üniversiteden ise 80 üniversiteye ulaşılmıştır.
Sosyal alanlarda ise Cumhuriyet dönemi önemli atılımların yapıldığı bir dönemdir. Özellikle kadınlarla ilgili kanunlar yürürlüğe konularak Türk kadınına hak ettiği konum teslim edilmiştir. Medeni kanunun kabulü ile kadın erkek arasındaki ekonomik ve sosyal farklılıklar ortadan kalkmış, tam bir eşitlik sağlanmıştır. Yine medeni kanuna ek olarak Türk kadınına 3 Nisan 1930’da belediye üyeliklerine seçme ve seçilme hakkı verildi 5 Aralık 1934’te yapılan Anayasa değişikliği ile de kadınlarımıza milletvekili seçme ve seçilme hakkı verilmiştir. Türk kadınına verilen bu siyasi hakların o dönemde çoğu Avrupa ülkesindeki kadınlara verilmemiş olması da oldukça manidardır. Günümüzde ise Türk kadını sosyal ve siyasi ve ekonomik yaşamda önemli bir pay almakta gerek devletin, gerek büyük şirketlerin gerekse üniversitelerin en üst kademelerinde görevler almaktadırlar.
Yarın: (Cumhuriyet ve ekonomi)



